Site Rengi

DOLAR 5,7429
EURO 6,3209
ALTIN 280,0
BIST 100.237
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu

NASIL BİR MEDENİYETE AİTİZ? (1)

20.01.2019
A+
A-

“Beceriksiz” der bu öğretmen, çocuğunun karnesine göz gezdirdikten sonra baba Temel; karnenin sol tarafındaki notların düşüklüğü karşısında. Sağ tarafındaki notlar hep pekiyi’ dir. “Benim öğrettiklerim pekiyi, öğretmeninkiler hep zayıf!”

“Beceriksiz” der bu öğretmen, çocuğunun karnesine göz gezdirdikten sonra baba Temel; karnenin sol tarafındaki notların düşüklüğü karşısında. Sağ tarafındaki notlar hep pekiyi’ dir. “Benim öğrettiklerim pekiyi, öğretmeninkiler hep zayıf!” 
Çocuğa okullarca verilen bu karne aslında halkında karnesidir, devletin de. 
Halk arifanlığıyla hep terstir aslında devletin halkına karşı yüklemlediği değerlere. Devlet yeni bir libas giydirmeye çalışır halkına uzun yıllardır. 
Onun içindir ki asıl eğitimin “aile”de verilmesi gerektiği düşüncesini taşırım. Devletin verebileceği şey öğretimden öteye gitmez bu topraklarda. O da ithal ikame bir bilimin elverdiği ve emrettiği ölçüde olacaktır. Ruh ve beden çelişkisi taşır toplumda bu çatışma, bu ayrışma. 
Aslında bu çatışma bir medeniyetler çatışmasının tezahürüdür. (Hoş ben buna medeniyetler devinimi diyorum. Yani hayatiyetini yitiren hükümran medeniyet yerini kendisini kündeye getirene bırakmak durumundadır. Genel adı Hak-Batıl mücadelesidir. Bu hakikat yaratılışın sırrını saklar bünyesinde.) Teknoloji ve bilim desteğini ve gücünü ele geçiren batı nihayetinde alt ettiği medeniyetin temsilcilerine karşı toleranssız olmayı da tercih etmiştir. Baskı ve zulüm ekseri siması olmuştur. Bu merhametsizliğini tolere etmek adına da “Evrensel Hukuk ve Demokrasi” isimli bir maskenin ardına sığınmıştır. 
Tarih bitmeyen bir dizi film senaryosu gibidir. Entrikalar, iyiler, kötüler arasında birbirine bağlı olaylar silsilesi ile heyecanını yitirmeden süregelir. 
Aslında bu insanlığın hakikat ve hükmetme yolculuğunun adıdır. 
Azan ve azgınlaşan insanlığın zaman zaman yaradılışının dışına çıkıp eksen kayması yaşadığında Tanrının müdaheleleri ile yol alışının hikayesidir, hayat.
Elbette bir Müslüman bakış açısıyla yorumlarım hayatı, modern bilimden de alıp-alıntıladığım bilgilerin ışığıyla. 
Kilise, Sinegog, Hegemonlar ve reddiyecilerin, darvinistlerin bakış açısını açmazlarda ve sapmalarda görürüm. 
Elbette Müslümanca diye işaretlediğim hassasiyetlerde yine “İslamcı” diye betimlenen düşünceleri de pek sağlıklı bulmam. Hele ki “kontrolsüz güç güç değildir” diyen uluslararası organizasyonların etkisindeki fikri ve felsefi gruplara karşı da temkinliyimdir. Kendi suni düşmanını yaratarak hakikati gölgelemeye çalışanların bir strateji ile hareket ettiklerine inanırım. 
Özellikle hegemonlar alt etmek istediği, hatta yok etmek istediği topluluklara karşı insancıl yaklaşımlar serdederek yaklaşabilirler. Kızılderililerin nasıl yok edildiklerini burada hatırlatmak isterim. Önce soğuk alanlara sürdükleri kızılderilileri avlanma bölgelerinden uzak tutarak açlıkla ve soğukla karşı karşıya getirdiler. Ayrıca ahlaken bitirmek içinde alışkın olmadıkları ateşsuyu ile tanıştırdılar. Sonra da iyilik adına battaniye dağıttılar mahzun halka; ama çiçek mikrobu bulaştırdıkları o zavallılara. 
Elbette kişisel hırslarını ve zaafiyetlerini kontrol ettikleri işbirlikçilerinden de istifade ettiler. Onlara beyaz adamın kıyafetlerinden giydirdiler. Ok yerine ateşli silah verdiler ellerine. Bu arada Kızılderililerin toprakları perdeypey ellerinden çıkmaya başlamıştır bile.
Bu kadarıyla yetinmez beyaz adam. Sonrasında teknolojik gelişmelerin getirdiği imkanlardan biri olan sinema sektörü ile zamanında kendilerine direnmeye çalışan kızılderilileri Vahşi olarak lanse eder. Zavallı günahsız beyaz adamların kafa derilerini yüzen vahşi adamlardır onlar. 
Bu sadece Kapitalizmi temsil eden beyaz adamın özelliği midir?
78 milyon insanı katleden Mao’yu nereye koyacağız? Kongo nüfusunu yarı yarıya indiren Belçi’ka kralını nereye koyacağız, medeniyet yolculuğunda? Hitler’i. Bütün coğrafi keşiflerdeki katliamları? Afrika’nın dramatik hikayesini nasıl anlatabiliriz ki? Hele Stalin’i?
1917’de, Sovyet Devrimi’ni yapan Alman Yahudi’si Mark’ın pratisyeni Yahudi Lenin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Sovyetler Birliği diktatörü Stalin, en katı-kanlı uygulamaları planladığı çalışma odasına, yakın çalışma arkadaşlarını toplamış sohbet ederken, bir ara ayağa kalkıp ellerini havaya kaldırarak herkesi susturur ve söze başlar:
“Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmış dostlarım… Söyleyin bakalım, halkın yönetime baş eğmesi, kayıtsız şartsız itaat etmesi için yöneticiler ne yapmalı? Böyle güçlü bir idare kurmak için halka nasıl davranmak gerekir?”
 Kimisi adaletten, haktan, hukuktan söz eder. 
Hazirunun her kafasından bir ses çıkar.
Kimisi demokrasiden, insan haklarından bahseder. Kimisi sertlikten yana tavır alır. Kimisi sürgünden, sehpadan, hapisten dem vurur. tarihten örneklemeler yaparlar.
Kitlesel baskı ve korku yaratmanın deha çapındaki zalim diktatörü Stalin, adamlarının açıklamalarının hiçbirini beğenmez. Masadaki votka şişesi yarı yarıya boşalmıştır… Bir kadeh daha içki yuvarlayıp soğuk ve ürpertici bir sesle şöyle der:
“Yönetimi ele geçiren hükümdarın ya da o güçteki bir liderin Tanrı’dan pek farkı yoktur. Halk ta onu öyle görür. Önce bunu iyi bilin… Sonra, insanların karşınızda baş eğip durması için ne yapmanız gerektiğini bırakın da ben, şu lüzumsuz düşünen  kafalarınıza çivi gibi çakayım!”
Hakaret ağır olmasına rağmen herkes memnun memnun sırıtır. Stalin’den hakaret işitmek bile onlar için önemli bir iltifat gibidir. 
Stalin, hizmetkárlardan birini çağırıp emreder:
“Çabuk bana bir tavuk getirin!”
Aceleyle bir tavuk kapıp getirir uşaklar…
Stalin, adamlarının gözleri önünde tavuğun tüylerini canlı canlı yolmaya başlar. 
Diktatör, bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıverir:
“Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk?”
Zavallı tavuk içine düştüğü azaptan kaçıp kurtulayım diye aralık kapıdan dışarı kaçar, soğuktan tir tir titrer, dönüp masaların altına girer, köşeli masa ayakları canını yakar, duvar diplerine koşar, tüysüz kanatları yara bere içinde kalır, şömineye yaklaşır, tüysüz derisi kavrulur…
Sonunda çaresiz, tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıp saklanır.
O zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp yolunmuş tavuğun önüne tane tane atar. Yemlenen tavuk bundan sonra, Stalin nereye yönelse peşinden koşar!
Ağızları bir karış açık kalan dostlarına bakan Stalin, alaycı bir gülüşle şöyle der:
“Gördünüz mü? Halk dediğiniz topluluk bir tavuk gibidir. Tüylerini yolup aldıktan sonra onu serbest bırak. O zaman yönetmek o kadar kolay olur ki…” 

Devam edeceğiz, nasip olursa…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.