Site Rengi

DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Az Bulutlu

GELECEĞİMİZ İÇİN KÜLTÜR-SANAT STRATEJİLERİ

28.12.2019
A+
A-

GELECEĞİMİZ İÇİN KÜLTÜR-SANAT STRATEJİLERİ

“KENDİ ÇOCUKLARINA KIYAN TOPLUMLAR, KENDİ ÇOCUKLARINI İYİ YETİŞTİREN TOPLUMLARIN KÖLESİ OLURLAR!”

(Hacı Bayram-ı Veli)

“Bizim sevdamız, bu milletin selametini garanti altına almak,
ecdadın emanetini gelecek nesillere teslim etmektir.”
(Recep Tayyip Erdoğan)

2071 YOLUNDA…
“Batı Medeniyeti” yaşadığımız tarihin dönüm noktasında insanlık alemini, ürünü olan “Modernite” ile zulüm ve kargaşaya sürüklemiştir.
Bu durum öncelikli olarak hem İslam aleminin hem de insanlık aleminin yeniden “İslam Medeniyeti” ile yüzleşmesini gerektirmektedir.
“İslam Medeniyetini” yeniden ifa etmenin yolu, çocuklarımızı silbaştan kendi değerlerimiz ile yetiştirmekten geçmektedir.
Hem de dünyanın şu anki emperyal efendilerinin kullandığı dilden ve argümanlardan haberdar olarak.
Unutmayalım, küresel şehirler, küresel markalar artık dünyada devletler gibi siyasi aktör haline geliyor.
Kültür de siyaset ve ekonomi gibi stratejik unsur oluyor.
Kimliğimiz için: İlim-kültür-sanat-edebiyat ve ahlak normlarımız bizden olmalıdır, bize dönük olmalıdır.

*
Ülke kalkınmasında “Gerçekten Milli Eğitim” in önemi
Eğitim; siyasal ve demokratik toplum bilincini geliştirme, karmaşık sorunların anlaşılmasını sağlama, teknolojik ilerlemeye yardımcı olma ve kültürel yetenekleri keşfetme gibi çok yönlü etkilere sahiptir.
Değişen ekonominin ihtiyaçlarına daha uygun nitelikli işgücünün, yaratıcı düşünce ve ileri tekniklerin gelişmesine katkıda bulunarak sosyal uyum, ekonomik büyümenin sürmesi ve değişim, için önemli temelleri de hazırlar.
Bu nedenlerle eğitime yatırım yapma düşüncesi sosyo-ekonomik ve politik gelişmenin sağlanması bakımından önemlidir.
Günümüzde ülkelerin kalkınmışlık düzeyleri, milli gelir miktarı yanında; eğitim, sosyal, kültürel ve politik durumları ile de ölçülmektedir. İktisadi gelişme kişi başına düşen mal ve hizmet birimleriyle ifade edilebildiği gibi, kişi başına düşen eğitim ve sağlık harcamaları da gelişmişliğin önemli ölçüleri arasındadır. Bunlara paralel olarak, okur yazarlık ve okullaşma oranı, ortalama yaşam süresi gibi değerler de bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin bir göstergesidir.
Bütün bunlar kalkınmanın merkezine insanı yerleştirmektedir. İnsanın düşüncesi, yetenekleri, eğitim düzeyi ile oluşan ekonomik ve kültürel ortam yenilik ve yaratıcılığı gerçekleştirerek üretim sürecinin girdisi olarak ekonomiye katkı sağlamaktadır.
“İnsana yatırım” esasen üç alanı kapsamaktadır. Bunlar, “eğitim, sağlık ve beslenme”dir. Bu üç alana yapılan harcamaların dengeli bir şekilde gerçekleştirilmesi durumunda insan kaynağından gerektiği şekilde yararlanmak mümkün olabilmektedir. Ancak, şunu da unutmamak gerekir ki, insana yatırımın temelini eğitim harcamaları oluşturmaktadır. Eğitim yatırımları sadece az gelişmiş ülkeler yönünden değil, aynı zamanda ileri sanayii ülkeleri yönünden de üzerinde önemle durulan bir konudur.
Bir ülkenin kalkınması, o ülke halkının gelişmesine sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanları geliştirmek, onlara kalkınmaya uygun davranışlar kazandırmak da ancak eğitimle olur. Kalkınma, davranışların rasyonelleşmesini gerektirir. Rasyonel davranışlar, ancak kafalarda devrim yapılması ile sağlanır. Bunun içinde gelişmeye açık kafalar gerekir. Gelişmeye açık kafalar oluşturmanın yolu da eğitim anlayışını tamamen yerli ve milli tavırlı oluşturmaktan geçer.
Kaba gözlemlerle bile bugün, dünyamızda eğitim düzeyi yüksek olup da geri kalmış bir toplum gösterilemeyeceği gibi, eğitim düzeyi dü7
şük olup da sanayileşmiş, kalkınmış bir toplumda gösterilemez.
Kişi başına düşen milli gelirin ve diğer ekonomik göstergelerin artışı olarak tanımlanan ekonomik büyümeyle, geleneksel-tarımsal toplumdan geçiş toplumuna, sonra da sanayileşmiş çağdaş topluma geçiş olarak tanımlanan toplumsal değişmeyle ve demokratlaşma olarak tanımlanan siyasal gelişme süreçleriyle, toplumların eğitim düzeyi arasında vazgeçilmez ilişkiler olduğunu göz ardı da edemeyiz.
Toplum bireylerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve toplumsal açık bir sistem olan eğitim kurumu, ülkenin eğitilmiş nitelikli insan gücünü hazırlayan bir araçtır; hem bireyin hem de toplumun refah ve mutluluğunun sağlanmasında önemli bir yere sahiptir. Son yıllarda ülkelerin kalkınmışlık düzeyleri ifade edilirken, kişi başına düşen milli gelir yanında, ülkelerin sahip olduğu insan gücü oranları da önemli bir gösterge olarak dikkate alınmaya başlanmıştır. Eğitimin kalkınmanın en etkili araçlarından biri olarak görülmesi nedeniyle, en değerli yatırımın insan kaynaklarına yapılan yatırım olduğu fikri de artık geniş ölçüde kabul görmektedir.
Üretim tekniklerinde yaşanan hızlı değişim, eğitime daha fazla önem verme, bilgiye ve gelişmeye daha fazla yatırım yapma ihtiyacını ön plana çıkarmıştır. Rekabette üstünlüğü elde etmenin ve kalkınmada başarının temeli olarak kabul edilen “insan kaynağı” kavramının altındaki gerçek, onun etkili ve verimli kullanılmasında yatmaktadır. Örgütler; varlıklarını sürdürmek, yoğun rekabet ortamında başarılı olabilmek ve sürekli değişime ayak uydurabilmek amacıyla bireyin, eğitimine daha çok önem vermeye başlamışlardır. Eğitimin, bireysel gelişmeyi sağladığı gibi, daha geniş anlamda toplumsal ekonomik ve sosyal kalkınmayı da sağladığı söylenebilir.
Ekonomik büyüme ve insani kalkınma arasındaki ilişkilerin karşılıklı olduğu yani insani kalkınmanın işgücü verimliliğini artırarak ekonomik büyümeyi hızlandırdığı, ekonomik büyümenin de gelir artışı yoluyla sağlık, eğitim, sosyal harcamaları artırarak insani kalkınmayı yüksek düzeylere taşıdığını da vurgulamak gerekir.

SALT EKONOMİ YA DA SİYASİ MERKEZLİ KISIR TARTIŞMALARA ODAKLANAN TOPLUMLAR İSE ASLA SANAT ÜRETEMEZLER. SANAT ÜRETEMEYEN BİR TOPLUM İSE ZATEN “YOK TOPLUM”DUR!
Özelinde ülkemizin siyasi ve sosyal yapılanması belediyelerimize büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Sosyal belediyecilik anlayışında bir algı değişikliği yaparak bizler de önce “çocuk ve gençlik” diyerek kentsel dönüşümler kadar, zihinsel ve kültürel dönüşümde milli irade seyrinde eylemleri hedeflemeliyiz.
Popilist yaklaşımlar işi cıvıklığa kadar, oradan da sufliliğe kadar götürür.
2071 yakın geleceğimiz! “Yeniden Büyük Türkiye” hedefinde, liderimizin açtığı yolda sadakatle ve kararlılıkla yürürken yalnızca şehrin maddi yönünün (binalar-yollar vb) değil, şehrin insanlarının da yanında yer aldığımızı göstermek için ulusal bir tavır sergiliyor, “2071 yolunda çocuk ve gençlik açılımı”nı bir seferberlik ile Türk Kamuoyunun takdirlerine arz ediyoruz.

GELECEĞİMİZ İÇİN
KÜLTÜR-SANAT STRATEJİLERİ OLUŞTURMALIYIZ!
Günümüzün modern dünyası “Medeniyetler Çatışması” adı altında yeniden dizayn edilirken, bizler yani İslam Medeniyetinin müdavimleri gelişmişlik ve insani değerler açısından hayatı ıskalamamızın ceremesini çekmekteyiz. Adeta bir “varolma” savaşının tam içindeyiz. Sıcak savaşlardan öteye “kültürel kuşatılmışlığımız” hayatın her alanında bu yoksunluğumuzu bütün zerrelerimize kadar hissettirmektedir. Bir “ezik psikolojisi” ise bütün İslam alemini etkisi altına almıştır. İnsanca ve müslümanca yaşayıp, evlatlarımıza müreffeh bir hayat alanı oluşturmakta çareyi batı medeniyetini ve onların ürünlerini sorgusuzca ithal etmekte bulmaktayız.

NE?
Batı kültürünün hegoman olmasının sebebini “disiplinler arası” irtibatta görmek gerekir. Bir bütünü oluşturan parçaların birbirleri ile “illiyet bağıntısı” rasyonelliğinde. Algı yaratma becerisinde. Aynı zamanda sonucun tezahüründe oluşturdukları “kültür ekonomisi” kavramında.
“Yedi yaşına kadar çocuklarınızı bize verin, sonrasında sizin olsun!” der sömürgeci Cizvit papazları.
Batı “insanı” aynı zamanda ticari-kültürel-siyasi bir obje olarak değerlendirip uzun süreli bir yatırım aracı olarak görmektedir. Her bir hamlesinde üzerinde çokça çalışılmış program ve projeler barındırmaktadır. Hiç bir şeyi boşluğa bırakmaz. Bir mühendis titizliğinde bütün kurumlarının ortak hedef ve paydasında tutar.

NEDEN?
İnsanın bireysel ve toplumsal gereksinimlerini dünyadaki kısıtlı kaynaklarla giderebilmenin yolunu formülüze etmek gerekir. Hayatta tesadüfe yer yoktur. Dolayısı ile “strateji” gerektirir bu uğurda oluşan düşüncenin hayatiyet bulması. Batının “kirli geçmişi” reform ve rönasans hareketleriyle “yeni dünya algısı” oluşturmuş ve “hakimiyet” esaslı organizasyonlara dönüşmüştür. Düşünce-fikir ve sanat akımları bu konuda önemli roller üstlenmiştir.

NİÇİN?
Dinsel güdüler başta olmak üzere insanoğlunun yeryüzündeki serüveni “üstünlük” kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. İslam coğrafyasının Endülüs olup Avrupa’nın uçlarına kadar genişlemesi “İlay-ı Kelimetullah” inancı üzerinden gerçekleşirken Hristiyan aleminin yeryüzündeki varlığı dip manada “Armegedon” akaidi üzerinden şekillenmiştir. Özde “helal-haram” sınırları insanların gündelik ihtiyaçlarının sınırını çizmiştir. Ancak sosyal ve siyasi olayların tezahürü insanların tekamüllerinde adını “tarih” dediğimiz hesaplaşmaktan asla geri durulmayacak dede mirası bir insanlık geçmişi ile karşılar.

Tarih-doğa-toplum ve ego insan dediğimiz varlığa kendi spesifik rengini verir. Kavim, millet, ulus gibi ortak reflekslere sahip insan kümelenmelerini peydah eder.

NASIL?
Kendi özelliklerini geliştiren toplumlar diğer insan toplulukları ile de iletişime geçmek durumundadırlar. Bu iletişim şekilleri savaşta dahil olmak üzere kendi dilini geliştirir. Ticari, kültürel, siyasi ilişkiler ortak menfaatlar düzeyinde savaş ve barış ortamlarını tesis eder ki; bütün insanlık tarihi aynı zamanda “çatışma” tarihidir.
Sürekli teyakkuz halinde bulunmak toplumların varoluş endeksidir. Her an şartlar değişebilir. Bunun en temel noktasıda “milli benlik” duygusunun körelmemesidir. Bu duyguyu yitiren toplumlar, tarihin vazgeçilmez mezarlığında kendilerine yer ayırmalıdırlar.

NE ZAMAN!
Tabi ki de şimdi! Ya da şimdi değilse ne zaman? Üşenme, erteleme, vazgeçme başarısızlığın kilometre taşlarıdır. Mazeret bulma ise vasıtası.
İlim-kültür-sanat-edebiyat üretmek zorundayız. Çocuklarımızı kendi kültürel kodlarımızla “biz” gibi yetiştirmeliyiz. Yabancılaşan çocuklar yabancılaşan toplum demektir. Elbette evrensel/baskın kültür gerçeğini görmezden gelemeyiz. Yeni yol ve yöntemlerle çocuklarımızı kendi değerlerimize göre formatlamak durumundayız.Global/fareli köyün kavalcısı çocuklarımızı çaldığı büyülü nağmelerle…filmlerle, bilgisayar oyunlarıyla, markalarıyla; alıp bizden uzaklaştırmadan.

KİM?
Biz! Biz, Türkiye’de siyasal erkin muktedir gücü…yani iktidarı elinde tutan en büyük sivil toplum kuruluşu.
Eğitimde informal eğitime ibre yönelterek…
Kültürde milli ve insani değerleri gözeterek…

YOL ve YÖNTEM
Misal, belediyeler. Misal, İstanbul!
Ortak projelerle.
Gezi olayları gösterdi ki sosyal algı oluşturacak kanaat önderi nev’inde sanatçılar yetiştirememişiz.
12 yılda bütçeleri çar-çur etmişiz; tabelavari işlerle…
Doğru sorgulamalar yapmalıyız; biz nerede hata yaptık? İslam coğrafyasının genel hastalığı “yabancı kültür istilası” son olaylarda gerçekliğin çıplaklığı ve mahcubiyetinde bıraktı bizi. Bütün yükümlülüklerimizi tek başına gösterdiği mücadelede“lider”imize bırakmanın ayıbıyla!
(Ayrıntılı olarak bütün proje dosyamız ve yol haritamız hazırdır. Muhatap bulduğumuz taktirde paylaşmaya hazırız.)

KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM
Zihinsel ve kültürel dönüşüm projelerine olan ihtiyacımız geleceğimiz adına aciliyet kesbetmektedir.

SONUÇ
Ahlak ve maneviyat yoksunluğumuz sosyal dokumuzu parçalamakta. Bu yoksunluk bütün şer şebekelerinin milletimizin bekasını yok etmeye dair iştahlarını kabartmaktadır. Uyuşturucu, fuhuş, alkol, şiddet oluşumları (buna terör dahil),kumar gibi pisliklerini yüzlerine bakmaya kıyamadığımız evlatlarımıza modernite kılıfı altında larvalarını bırakmaktadırlar. Dindar ve ahlaklı genç ütopyamız ham hayal pozisyon almıştır.
Bu toplumun lügatinde olmayan ensest, homo, lezbiyen gibi çirkef tabirler adeta gündelik hayatın bir parçası olmaktadır.

FASİT UYGULAMALAR
Son gezi olayları göstermiştir ki sanat ve sanatsal faaliyetler ve özellikle de sanatçılar Türkiye siyasetinin belirleyici unsurlarıdır.
Coğrafyamızın “milli” nitelikli sanatçılarının yetersizliği bu olaylarla gün ışığına çıkmış ve eksikliğini hissettirmiştir.
Belediyelerimizin artık kültür sanat bütçelerini çarçur etmeksizin “ortak” proje ve hedeflerle birlikte hareket etmeleri sonucu da kaçınılmazdır.
Yaldızlı kültür sanat merkezleri oluşturmak kadar içeriğinin de doldurulması elzemdir.
Yetersizliğimiz öyle barizdir ki bütçelerin dağılımında MECBURİYETTEN “karşıt” fikirlere ve ekiplere kaynak aktarımı yapılmaktadır.
Kültür sanattan anladığımız ise; müsamere kabilinden tiyatro oyunları, konserler, cılız söyleşi programları…ya da kültürel açıdan dezenfarmasyona tabii kitap dağılımları… Önemli gün ve haftalara yönelik beylik organizasyonlar!
Bilgi evlerinde formal eğitim hastalığı…
Temel hususlarıyla genel sorunlarımızı özetler isek;
PROJESİZLİK
Geleceği kapsayan ve kuşatan projeler yerine “popilist” yaklaşımlar önplana alınmaktadır. Başkanların “şöhret” tarzlı yaklaşımları maalesef bu popilizmin temel nedenidir. “Risk” alacak, yenilikçi projeler gözardı edilmektedir. Matbaa endeksli projeler tercih edilmektedir.
VİZYONSUZLUK
“Korkak” ve “ürkek” politikalarla gelecek belirlenemez. Kendi liderinin dik duruşundan örnek almayan anlayış ile de geleceğe ulaşılmaz. 600 küsur belediyemizin kültür merkezinin ve bütçesinin gücünün etkisi toplam bir BKM etmemektedir. Sanatçı yetiştirme gibi bir anlayıştan uzaktırlar yöneticilerimiz. Dolayısı ile de henüz sanatın ve kültürün tanımından da uzaktırlar. Ve önemini de kavramış değillerdir.
Mutlak manada yetersizlik atfetmek istemeyiz belediyelerimizin bu konudaki çabalarına ve çalışmalarına. Bu haksızlık olur. Ancak zaman geçtikçe kalıcı çalışmalar üretemediğimiz gerçeğini de gözardı edemeyiz.

KADROSUZLUK
Geçmişinde edebiyat öğretmenliği yapmışların, yalnızca bu kriterle “kültür müdürü” olmaya namzet isimlerin uğrak yeri; kültür-sanat koltuğu!
Kültürden sorumlu başkan yardımcılarının durumu daha da içler acısı. Entellektüelite alabildiğine zayıf…
Kesinlikle parti yönetiminde oluşturulacak bir sanatsal kurul ile koordinasyon sağlanmalıdır. Özellikle çalışmaların enaniyete olan yatkınlığı bu konuda görev alan yöneticilerimizi olumsuz yönde etkilemiştir. Kültür sanat faaliyetlerinin atmosferi ülkenin seküler ahlakıyla birlikte yani gayrimeşruluğa olan yatkınlığı “imtihan” boyutuyla da çetin bir cevaba zorlamaktadır bizleri.

Fehmi Demirbağ

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.